20 Şub 2012

Huldufólk Elfleri

Iceland'in gizli elfleri hakkında bir ağıt.



Huldufólk'lar İskandinav mitolojisinin en az bilinen türlerinden biri. "Gizli-İnsanlar" şeklinde çevirebileceğimiz bu tür; halk inanışına göre belli başlı özellikleri olan, elf uzantısı bir kavim. Bu halka ait inanış öylesine güçlü ve yerleşik ki; bugün hala Danimarka kırsalında, İzlanda'da ya da Faroe adalarında bir ev inşa edilirken Huldufólk'ların yaşadığı düşünülen kayalara zarar verilmemeye çalışılıyor. Kabul gören bir adete göre bir  Huldufólk vurabilme ihtimalimiz olduğu için İzlanda'da taş atmak yasak.

1982'de NATO'ya başvuran 150 İzlandalı Keflavik'teki NATO üssünün ve üste barındırılan AWACS ve Phantom uçaklarının bu elflere zarar verebileceğini beyan ederek şikayetçi olmuşlar. Hatta bizzat üssü, rehin alınan ve incelemeye tabii tutulan elf var mı diye ziyaret etmeye çalışmışlar.

2004'te İzlanda'da bir Aluminyum madeni işletmeye açılmadan önce yetkililer hükümet tarafından atanmış bir birimin ilgili bölgede araştırma yapmasını beklemişler. Hükümet denetçisi bölgenin arkeolojik sit alanı olmadığına ve Huldufólk'lar ile ilgili folklorik değer içermediğine kanaat getirdikten sonra maden işletmeye açılabilmiş.

2011'de Bolungarvík sokaklarına yağan taşlardan da yine Huldufólk elfleri sorumlu tutulmuş. Bu sebeple son yıllarda unutulmaya / önemsenmemeye başlayan bu inanç yeniden güçlenerek evlerin bahçelerine inşa edilen küçük, ahşap elf evlerinin sayısında büyük bir artış yaşanmış.

Hatta bazı İzlandalı'lar, Huldufólk'ın Hıristiyanlık'la arasını yapabilmek için onların yararlanabileceği küçük kiliseler inşa etmiş. İzlanda'nın, 1996'dan beri devlet başkanı olan Ólafur Ragnar Grímsson Huldufólk'lara yönelik yaptığı açıklamada "İzlandalı olarak sayımız öyle azdı ki, eski zamanlarda nüfusumuzu elf ve peri hikayeleri ile kalabalıklaştırdık" demiş olsa da, bu inanç 2012 yılında bile hâlâ çok yaygın ve güçlü.

Huldufólk'ların bütün İzlandalı'ların rüyalarına girdiği söylenir. Genellikle yeşil renkli, 19.yy. döneminin İzlanda kültürüne ait kıyafetlerle betimlenirler. Ama haklarındaki en net tanım Faroe Adaları'nın kültür mirası haline gelmiştir. Kıyafetlerinin gri, saçlarının siyah, yapılarının iri olduğunu iddia eden Faroeli'ler, tanım hususunda İzlandalı'ların neredeyse tam tersini dillendirmektedir. Faroe Adaları'nda Huldufólk'ların kayalarda yaşadığına, elektrikten, kiliselerden ve haçlardan nefret ettiklerine inanılır.

O yüzden Björk'ü kilise korosu sayesinde Dünyaya kazandıran İzlandalı'ların Huldufólk'lar için minicik kiliseler inşa etmelerine şaşmamak gerek.

4 Oca 2012

2012'de İzleyecek Başka Neler Var?

Madem artık kendime ayıracak bol bol vaktim var, 2012'de neler izleyeceğiz daha da derinlemesine bakmaya karar verdim. Zaten bundan sonra mega Supernatural yazıma girişip, bir takım teolojik virajları hızla aldıktan sonra, Fallout projeme yoğunlaşacağım.

Upside Down

Melancholia ile hatırladığım ve yalnızca Elizabethtown ile sevdiğim Kirsten Dunst denince aklıma sadece What Would Tyler Durden Do'daki sürekli dişleriyle dalga geçilen post'lar geliyor.


O yüzden bu kızın oynadığı filmlerde önemli bir odaklanma problemi yaşıyorum. Ama Upside Down'ın Trailer'ı çok hoşuma gitti. Bence görsel algı sınırlarını zorlayacak bir film olacak, çünkü yapılan bir deneyde, insanların ters yüz edilmiş imajları yalnızca bir süre boyunca olumlu değerlendirdikleri, bu süre aşıldığında ise negatif hislerin yoğunlaştığı ortaya çıkmıştı. Bilinçaltımız, öyle Upside Down falan sevmiyor.

Ha bir de bu kızımız baş aşağı duranlarla öpüşmek konusunda Spider Man'de tecrübe sahibi olduğu için kadroya alınmış diyorlar :)



Underworld: Awakening (Şubat 2012)

Şu filmin ilki gibisi gelmedi ne yazık ki... Kanaatimce Troika oyunlarına en çok benzeyen atmosfer yalnızca ilk filmde vardı ve bütçe büyüdükçe iş Selene karakterini canlandıran Kate Beckinsale'in lenslerine ve görsel efektlere doğru odaklanmaya başladı. Tıpkı Resident Evil serisinin de Milla Jovovich'e odaklanmak için piç edilmesi gibi. Evet Bu hatunlar gerçekten çok güzeller ve ben dövüş provalarını bile saatlerce izleyebilirim ama lütfen. Yani lütfen şunu yapmayın. Kızlar için filmleri heba etmeyin. Pls. Tşk.



Bazen İnternet'te benim gibi mızmızlanan ve "Hollywood arttık bitti yaeee" çeken kitlenin devasa iki yüze sahip kıpkırmızı götlerden oluştuğunu olduğunu düşünüyorum. Çünkü bunca şikayete rağmen, bu işin alternatifi olarak, hâlâ bir avuç sıkıcı Avrupa ve Asya filmine muhtaç bırakılıyorsak, hem Blockbuster olup, hem kaliteli olan bir iş -neredeyse- üretilemiyorsa ve biz bunu sağlayacak gücü ve örgütlenmeyi hâlâ oluşturamıyorsak, biz maalesef artık koca bir göt olmalıyız.

John Carter (Mart 2012)

Çok bilinmeyen Barsoom serisinin ana karakteri John Carter'ın, 2007'de yayın haklarını satın alan Disney tarafından beyaz perdeye aktarılan uzun metraj projesi. Trailer'ı 0:40'dan itibaren izleyebilirsiniz.



Yorumcuların da sıkça belirttiği gibi 80'lerin başında son derece popüler olan "Asil ve yerli, vahşi ve medeniyetten uzak ama cesur bir kahraman!" konseptinin en az itibar görmüş üyelerinden biri kendisi. Hatta biz buna Tarzan'a öncülük eden ve onun daha bilim kurgu bir versiyonu diyelim. Çünkü kökeni 1900'lerin başlarına kadar dayanıyor hikayenin.

Tarzan'ın hikayesinde ana karakter, ormanın kralı olmak için, yaşadığı çevredeki tüm türlere bir sevgi / güç ilişkisiyle hükmeden, kendi ırkından koparılmış, tekil ve vahşi bir adamdı. Ayrıca tamamen hayvanlarla büyümüş olmasına rağmen, son derece naif, adaletli ve muzip bir taraf barındırıyordu. John Carter'ın ki de, ana hatlarıyla, aynı hikayenin Mars'ta geçeni diyebiliriz. O zamanlar Mars, gidilmesi imkansız bir gezegen olarak algılanıyordu. Yine kendi ırkından ayrı, yine tek başına, yine kahraman ve yine dominant türlere sevgi / güç gösterisi ile liderlik ediyor.

Trailer'ı bana pek ümit vermedi ve bir şekilde nedense, Star Wars'ı hatırlattı. Ama yine de 2012'nin izlenecekler listesine koyuyorum.

Ghost Rider: Spirit of Vengeance (Şubat 2012)



Nasıl oldu bilmiyorum, ama adamlar 10 yılda Nicholas Cage'den bir Action Hero yaratmayı başardılar. Bu durum bile başlı başına öyle büyük bir fenomen ki, Kristin Stewart'ın o bönlükle, tiklerle ve ruhsuzlukla oyunculuk yapabilmesini ya da Robert Pattinson'ın bildiğin abomination sınıfına giren kemik yapısına rağmen yakışıklı sayılmasını bu sayede yadırgamıyorum. Hollywood bu, ne isterse onu yapıyor.

Bu arada videonun başında, yönetmenlerin komik olma çabasından nefret ettim. O ne lan öyle.

Snow White and the Huntsman (Haziran 2012)

Kristen Stewart'tan bahsettik, filminden bahsetmemek olmaz. Şaka gibi ya :) Kız Chris Hemsworth ve Charlize Theron'la aynı filmde "GÜZEL İNSAN" rolünde oynuyor. Eheheh.

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler hikayesinden yola çıkılarak yapılan bu filmde, nasıl oluyor da Stewart Charlize Theron'dan daha güzel ya da önemli ya da herhangi birşey olabiliyor anlamadım ama sırf Theron ve Chris'in hatrına bu filmi de izlerim. Bir de aslında, yaratık tasarımları oldukça güzel :)



Jack the Giant Killer (Haziran 2012)



Küçükken Jack and the Beanstalk mı yoksa Jack the Giant Killer adıyla mı izlemiştim bilmiyorum ama, adı bilinmeyen filmler listemde güzel bir anı olarak dururdu kendisi.

Bryan Singer'ın çekecek başka hikaye bulamadığına inanamıyorum.

Chronicle (Şubat 2012)



Bu da enteresan filmlerden biri. Aslında konusu pek klişe ama detaylarda hoşuma giden şeyler var. 80'lerin gençlik filmleriyle D9'dan sonra yaygınlaşan uzun metrajda reklam filmi etkisinin güzel kombolarını görüyorum. Umarım beni yanıltmaz.

Yönetmenini hiç tanımıyorum ve bütçesi de oldukça düşük. Muhtemelen dağıtımcısı Türkiye'ye göndermeyecektir bile. Konusu liseli ergenlerin süper güçler kazanması ve bunlardan birinin, aslında aynen olması gerektiği gibi, giderek azan güçleriyle etrafın a. koyması. Sırf bu yüzden Prototype oyununu ve Alex Mercer'ı çok sevmiştim. Eğer insanlar Tanrısal güçlere sahip olabilseydi, bunları kesinlikle kötü yönde kullanırlardı.

The Devil Inside (Ocak 2012)

The Supernatural sağolsun, e bir de son derece underrated Constantine filmi var, korku filmi kapsamında heyecanla beklediğim tek film The Devil Inside.



Tamamen cheesy, tamamen tahmin edilebilir ve tamamen Exorcist kafası ama izlemek istiyorum kardeşim :) Seviyorum Demon'ları, Angel'ları :)

Let's give them hell! Multiple demonic possession!

Rock of Ages (Haziran 2012)



Lanet olası bitmek bilmeyen müzikal trendi. İnanılmaz bir casting serüveni. Tom Cruise? Catherine Zeta Jones? Sırf styling ve 1987 Hollywood'unu görmek için izleyeceğim :)

The Dark Knight Rises (Temmuz 2012)

Temmuz ayında karşısına rakip bile koymamışlar :)



Nolan fanı olmadığımı hepiniz biliyorsunuz. Batman Begins en sevdiğim Batman filmi. Eğer hislerim beni yanıltmazsa, bu filmin son favorim olacağını öngörüyorum.

Bakalım.

2 Oca 2012

2012

Neredeyse kapatıyordum The Sci-Fi Chronicles'ı, çünkü uzun tırnaklarla yazmak çok zor ehehe :) Şükür ki Short French'i de keşfettik de klavye kullanabilmek tekrar nasip oldu. Gelelim neler var, neler yok bunlardan bahsetmeye. Of bir sürü şey birikti yazacak! Nereden başlasam ki?

#20 Alice in Chains

Bu grubu zaten severdim de, son birkaç aydır fıldır fıldır dönen müzik zevkim yüzünden ne dinleyeceğimi şaşırmış durumdaydım. K-Pop mevzusundan tutun, Alaturka'ya kadar binbir çeşit müzik içersinde dinlemekten vazgeçmediğim tek şey Alice in Chains oldu. Bu durumun; grubun müzikal başarıları ve Layne Staley'in eşsiz sesi bir yana, Alice in Chains'in dünyanın geri kalanı ile tanıştırdığı o enteresan hislerden kaynaklandığını düşünüyorum. Yoksa depresyon hırkası giyen Seattle doğumlu bir Grunge grubunun böyle çılgın bir hastalık haline gelmiş olmasının hiçbir açıklaması yok. Hem de kaç sene sonra... Nirvana ya da Pearl Jam sevmem. Ama Rooster, Check My Brain ve Whale and Wasp dinlemeden güne başlayamıyorum desem yeridir. İşin daha da fenası, bu adamların bizdeki komalara benzer geçişler kullanması, beni Grup 84 dinlemeye doğru itecek ya, işte ondan korkuyorum :)

#19 Nail Art

Bu mevzuya takmış durumdayım. Şimdiye kadar kendi üzerimde bir uygulama yapmadım ama Sally Hansen'ın da Türkiye'ye gelmesiyle, bu işe girişebileceğimi düşünüyorum. Size en beğendiğim Nail Art uygulamalarından birkaç örnek göstereyim o zaman.


#18 Moda ve Makyaj Blogları

Moda ve mekanları birleştiren bir web projesi için tasarım yaparken araştırdığım moda ve makyaj bloglarının bir bakıma bağımlısı oldum denebilir. Böyle "kız şeylerine" bu derece ilgi duyacağım aklıma gelmezdi :) Hatta madem bunlara bu kadar ilgi duydum, sizin için en beğendiğim makyaj blogunu söyleyeyim. Daha önce bu blogtan bahsetmiştim, belki kaçıranlar olmuştur: Boya Küpüyüm

Neden bu blogu bu kadar beğendiğimi soracak olursanız, birincisi blogun yazarı Siren bu işi uzmanlık seviyesine taşımak için kozmetik dalı üzerinde yüksek lisans yapıyor. İkincisi, yazdığı yazılar "Ay bugün bunu bunu sürdüm" tribinden ziyade bilimsel nitelik taşıyan, eğitici, öğretici şeyler. Ama benim için asıl nedeni makyaj zevki husunda Türk kızlarının genelinde gördüğümüz lümpenlikten eser taşımaması. Son derece sade ve etkileyici bir tarzı var. Blog'un adının Boya küpüyüm olduğuna bakmayın :)

#17 Kitaplar

Bu son iki ay, uzun süredir okumadığım kadar çok ve sık kitap okudum. Shibumi'nin sansürsüz ilk baskısını arıyorum bu arada, elinizde varsa ve satmak istiyorsanız, lütfen benimle irtibat kurun :) Hui Ying'in 2 liralık Youtube kitabından, Osho'nun Farkındalık'ına, Alfonso Signorini'nin Marilyn'inden, Ned Beauman'ın Boksör Böcek'ine 10'un üzerinde kitap okudum.

Bunlardan çevirisini ve hikayesini en beğendiğim Alfonso Signorini'nin Marilyn'i olurken (Leyla tonguç Basmacı'nın çevirisi de muhteşem olmuş), en nefret ettiğim ve hâlâ bitiremediğim kitap Ned Beauman'ın Boksör Böcek'i oldu. Aslında kitap olarak "MUHTEMELEN" iyi bir kitap ama Sabri Gürses'in çevirisi, zaten kurgu olarak bölük pörçük durumda olan hikayeyi okunmaz kılıyor. Ayrıca ne diyeyim, The Times "Olağanüstü" demiş, Daily Express "dahice" falan demiş ama, güldüren uzun tamlamalar dışında, ibne bir Yahudi boksörün kabalıklarını okumak bana öyle çok da sürükleyici gelmedi.

#16 Marilyn Monroe

"Ben tüm insanlığa ve dünyaya aitim, yetenekli ya da güzel olduğumdan değil, hayatım boyunca hiçbir şeye ya da hiç kimseye ait olmadığımdan."

Her ne kadar hikayenin bir çok kısmı kurgu olsa da Alfonso Signorini "Marilyn Vivere e morire d'amore" kitabında öyle muazzam bir karakter yaratmış ki, meraklanıp daha da derinlere indiğinizde, Marilyn Monroe'nun gerçekten ne kadar eşsiz, ne kadar özel ve ne kadar yanlış anlaşılmış bir kadın olduğunu öğreniyorsunuz.

Mesela hâlâ birçok gerizekalı Marilyn Monroe'nun gerçekten aptal olduğunu sanıyor. Hatta "Aslında Banu Alkan o kadar salak değil oğlum, rol yapıyor" adamları Marilyn Monroe'nun "aptal sarışınlık" ünvanını kendi kariyer planının bir parçası gibi yorumluyor. Hayır bilmemek ayıp değil de, peşin hükümlü olmak, akham kesmek, zırvalamak ayıp. Şimdi Marilyn döneminde Hollywood ve muhafazakar Amerika'daki erkek egemenliğinden, akıl hastası annesinden, baba figürü eksikliğinden ya da Pulitzer ödüllü Arthur Miller'ın Marilyn'e aşık olarak, O'nu nasıl değerlendirdiğinden bahsetmeyeceğim. Ama merak ediyorsanız alın bu kitabı ve okuyun. Marilyn'in hayat hikayesini öğrenmeye başlamak için güzel bir referans.

#15 Ara Sokaklar

Ara sokakları gezip, hiç girmediğim yerlere girip, cep telefonuyla o an ne yakaladıysam çekmeye bayılıyorum. Böyle sümüklü Balat çocukları ya da yaşlı amcalar yerine kedileri, otomobilleri, yerleri, duvarları çekmek hoşuma gidiyor :) Eğer Lumix'im için iyi bir Converter ve Lens alabilirsem belki boynumda 1,5 kilo taşımaya da başlayabilirim.


#14 Pendulum

Bu aralar Supernatural'ın da etkisiyle iyice klasik Rock ve Metal müziğe doğru yönlenen kulağıma farklı yönlerden esen tek rüzgar Industrial ve Dub Step karışımı bir işler çeviren Pendulum. Kendilerini Rusların Broadcast Design showreel'lerine bakarken olağanüstü Comprachicos parçası sayesinde keşfettim. Bunun dışında The Island Part 2 ve Set Me On Fire'da beni çok eğlendiriyor. Ama asıl bomba aşağıda. Ben böyle güzel Remix dinlemedim :)


#13 Metallica

Pendulum'ın  Master of Puppets Remix'i ve Supernatural'ın ilk sezonunda soundtrack olarak dinlediğimiz Enter Sandman'den sonra lisede sönen Metallica aşkım tekrar kabardı. Metallica'ya geçen yıllar içinde çok haksızlık yaptığımı düşünüyorum. 2012'de kısmetse, onları yeniden keşfedeceğim.

#12 Emre'nin Kedileri

Fazla birşey söylemeye gerek yok :) Fotoğraflardaki pisicikler hayatımıza gireli birkaç ay oluyor, ve hâla dünyanın en güzel kedisi benim kedim, ama bu minnoşlar da fena değiller ha?


#11 Katie Cassidy / Ruby

Supernatural'da en sevdiğim hatun karakter olan Ruby, kendisine olan sevgimi boşa çıkarmadı ve manipülatif kaltaklık dalında Lost'taki Benjamin'in tacını devraldı. Ama asıl mesele kendisini 5. sezona kadar canlandıran Katie Cassidy'nin aşmışlığı. Ben bu kızı daha önce Gossip Girl'de izlediğimde neyi kaçırdığımı anlayamamışım. Muhtemelen Gossip Girl'ün entrika seviyesindeki gerizekalılıktandır.

Ama bence, Supernatural'da olup olabilecek en başarılı Neutral Evil karakterlerden biri olmuş Ruby.

Tabii birçok TV eleştirmeni böyle düşünmüyor, onu da eklemem lazım. Çoğu eleştirmen Katie'nin Buffy'de Faith rolünü oynayan Eliza Dushku ya da Battlestar Galactica'da Six'i canlandıran Tricia Helfer'ın yarısı kadar bile sert ve kaliteli bir anti-kahraman olmayı başaramadığını, Winchester'ları "aptal" gösterdiğini ve Jensen'ın müthiş rol kabiliyetinden bile etkilenmeyecek kadar standart bir oyunculuğu olduğunu söylemiş. Zevk meselesi tabii, ben Cassidy'e hasta oldum.


Madem konusu açıldı, o zaman biraz Ruby özelinde Supernatural'ın en çok konuşulan oyuncu değişikliğinden bahsedelim.

Neden Katie'nin yerine Genevieve Cortese'in geldiğini merak ediyorsanız söyleyeyim, bütçe yüzündenmiş. İlk başlarda yeni Ruby'nin bu kadar ucuz gelmesinin bir nedeni varmış demek ki :) Ama hakkını vermeliyim, kendisinin de dediği gibi, sezon finalinde Cortese'de Ruby olarak AWESOME bir performans sergiledi. Velhasıl yine de Cassidy olsaydı nasıl oynardı diye merak etmeden duramıyorum.

Buyrun burada da Cassidy'i neden bu kadar sevdiğimi gösteren detaylar var:



"When Katie Cassidy, who originally auditioned for the role of Bela Talbot, joined the series, she had to train in kickboxing to be able to perform Ruby's martial arts skills. This prompted her to attempt as many of the fight scenes as she could, rather than rely on her stunt double. She also prepared by looking to Sharon Stone's performance in the film Basic Instinct for inspiration due to Ruby's manipulative ways. Because of her height difference with the lead actors, -Cassidy is 5'7" while Jared Padalecki is 6'4- she had to wear tall, spiky high heels that at times made her lose balance."

Bu da Genevieve Cortese'in tarafından bir hikaye:



"Due solely to budgetary reasons, Cassidy was let go after the third season. To "make the best out of a bad situation", Kripke and the writers planned for Ruby to take on a new host every few episodes for the fourth season. This "creatively innovative" quality would "keep [viewers] guessing", and provide a "cool character that most shows don't have the ability to do". Genevieve Cortese played the first of what was expected to be many incarnations. To prepare for the role, she viewed DVD's of Katie Cassidy's portrayal. Cortese found it at first strange stepping into Cassidy's shoes, stating, "I was conflicted over where Ruby is now versus where she's come from." Taking from the third season finale in which Dean is sent to Hell, Cortese portrayed the character as having some guilt over his death. She also wanted the character to seem "as innocent as possible" to make viewers question her true allegiance. Impressed by the actress, Kripke chose to keep her in the role because she "brought a lot of the different colors and vulnerabilities to Ruby that Kripke was really looking for"

#11 Neutrogena Radiance Boost Eye Cream

Sürekli ekrana bakmaktan ve az uyumaktan gözlerimin altı o kadar morarıyor ki, bazen ben bile kendime bakıp bakıp korkuyorum. Yani böyle gözaltı olmaz olsun!


Buna kısmen çare olarak Neutrogena'nın Radiance Boost Eye Cream'ini buldum. Öyle mucizeler falan yaratmıyor ama gözle görülür bir etki de yok değil.

#10 Su


Hepimizin görmezden geldiği bir gereklilik. Günde 2 litreden aşağı su içmemeye çalışıyorum. Resmen 2 günde yaşam kalitem arttı diyebilirim.

#9 Diyet

Yediklerime de dikkat ediyorum. Baya bir kilo vermem lazım :/

#8 Spor

5'inde spor salonuna tekrar başlamayı düşünüyorum. Geçen sene Hillside'a 2000 küsür lira ödedim ve 10 kere gitmişimdir herhalde. Bu sefer aynı boku tekrar yemeyeceğim. Eve yakın ve arabayla gitme zorunluluğu olmayan bir yer olacak :)

#7 El-İşi Aksesuar ve Objeler

Bu işe de son zamanlarda merak sardım. Etsy'de, Pulse'da, Fancy'de ve Another'daki birbirinden güzel el işi, özel tasarımları gördükçe çıldırıyorum. Şu aralar analiz aşamasındayım, çok yakında uygulamaya geçeceğim.


Ha bir de şu bloga ve bu siteye hasta oldum. Elime fırsat geçer geçmez yukarıdakileri yapmayı düşünüyorum :)

#6 Maya, Smoke, After Effects

Hayatımın vazgeçilmezleri :)

#5 Bilimkurgu Kuruması

Prometheus dışında adam gibi bir bilim-kurgu haberi var mı? Artık o kadar umudumu kestim ki, hiçbirşey beklemiyorum bile. Prometheus'un da feci şekilde Alien'a benzemesi, beni umutsuzluğa sürüklüyor. Fringe'in iyice fantastikleşmesi ve verdiği araların bokunu çıkarması, Terra Nova'nın patlaklığı, Alphas'ın sıkıcılığı derken yıllardır "Fantastik lan bu!" diye sırt çevirdiğim Supernatural'a başladım. Ve size birşey diyeyim mi, iyi ki de başlamışım ulan! İzlediğim en iyi 10 dizi listesine üst sıralardan girdi.

2011'de Melancholia, Hanna, Thor, Limitless, X-Men First Class, TrollHunter gibi sevdiğim filmler oldu. Ama İŞTE BU! dedirtecek birşey izlememiş gibi hissediyorum kendimi. Attack the Block mu dediniz? Hepimiz kasetleri ve mahalleleri seviyoruz OK, ama çok İngilizvari Absürd be.

#4 Beklenen Şarkı ve Bir Çocuk Sevdim + Bir Kadın Tanıdım

Hollywood artık kıvranıyor. 100.000 kere dünyanın sonunu getirdiler şu son 30 filmde, ama hala bir Terminator'ün 6 milyon dolarlık bütçeyle yaşattığı dünyanın sonu hissi yok. 2012'de gelmesini beklediğim ve muhtemelen izleyeceğim Thriller ve Blockbuster filmler aşağıdaki şekilde:

Battleship (Nisan 2012)

Şimdiden bok gibi bir film olacağını ön görebiliyoruz. Ama Allah'ın emri izleyeceğiz. Gerçi belki izlemesek, hepimiz izlemesek, böyle boktan filmler yapmayı bırakırlar. Belki de izlememeliyiz. Belki de.



The Darkest Hour (Nisan 2012)

Bu aslında 2011 filmi, ama eğer başka şekilde izlemezsem, sinemada izleyebilirim. IMBD puanının düşük olmasını, hatta bok gibi olduğuna bahse girecek olmamı bile önemsemiyorum. Çünkü kötülük içimizde! Bu film resmen kapitalizmin Sovyet kültürü üzerinden pazarladığı bir propaganda. Sırf cürretlerini değrlendirmek için gideceğim :)



G.I. Joe 2: Retaliation (Haziran 2012)

İlkini sevdim, G.I. Joe severim, Rock oynuyor, Bruce Willis oynuyor. Giderim :)



Man in Black III (Mayıs 2012)

90'lar için vapur aksesuarı mizah dergilerine bile tahammül edebilirken, MIB için bileklerimizi kesmez miyiz? Keseriz :) Hem de ZAMAN YOLCULUĞU bile var. YAY!



The Expendables 2 (Ağustos 2012)

Bunu izlemem, ilki kötüydü, aman ot bok diyen lütfen defolsun gitsin :) Evet ilk film çok daha iyi olabilirdi, bu da muhtemelen çok iyi olmayacak. Ama dostum, senin sorunun ne ha? Çıldırdın mı sen ha! Lanet olsun dostum, şimdi, hemen kendine gel! Hiçbirşey umrumda değil. Bu film, deliler gibi beklediğim tek film :)



Marvel's The Avengers (Mayıs 2012)

Expendables'ı bekleyip de Avangers'ı beklememek olmaz. Eğer Captain Amerika o kadar boktan olmasaydı, bu filmle ilgili beklentilerim çok daha yüksek olabilirdi ama Iron Man'in yanına bile yaklaşamayan, Thor'la aynı kefeye bile konulamayacak Captain Amerika'dan sonra Hulk Cameo'su bile beni pek heyecanlandırmıyor. Yine de, bakalım diyoruz. Belli olmaz.



The Hunger Games (Mart 2012)

İlk fırsatta kitaplarını okuyacağım çünkü çok iyi olduklarını birkaç yerden duydum. Trailer bana Arnie'nin The Running Man filmini anımsattı, ama medya eleştirisinden ziyade daha politik bir alt metin ve daha karanlık bir son bekliyorum. Bunlar trailer doğrultusundaki yorumlarım. Heyecan verici görünüyor.



The Hobbit : An Unexpected Journey (Aralık 2012)

Dünyanın sonu gelmeden önce izleyeceğimiz son film için en uygun aday. Tanrım! Tüylerim diken diken oldu ve bir anda 10 sene öncesine, 2001'e döndüm. Sözler fazlalık, Trailer'ı izleyin.



#3 Sam Winchester


#2 Castiel



#1 Dean Winchester



Sizin de anlayacağınız üzere bir sonraki yazı SUPERNATURAL hakkında olacak :)

Winchesters.

Off :)

13 Kas 2011

Bir Kültür Olarak K-Pop Meselesi

Bu aralar eski bağnazlığımı bir kenara bıraktım ve hayatta yapmam dediğim şeyleri yapmaya başladım.

Eskiden yalnızca Soundtrack dinleyerek "Demin müzik dinledim ben!" hissine kapılırken, şimdi Justin Bieber'dan Baby dinlemeye bile kalkışabiliyorum. Bu arada söz Bieber'dan açılmışken; veledin kendisine karşı milyonların duyduğu gibi bir nefret beslemediğimi belirteyim. Yani Bieber'in kaşlarını bondage yaparak almak isteyenler kadar ya da Youtube'ta çok sevilen videoların Like / Dislike oranına bu cancişin pipipisiyle açıklama getirenler gibi delicesine bir nefret hissiyle dolu değilim. Sadece ünlü olmayı zerre kadar hak etmediğini düşünüyorum. Youtube'da bu tesbih tanesinden çok daha yetenekli kiddolar varken neden ve nasıl bu ibiş ünlü oldu, bilemiyorum. Teorim; son yıllarda 'öyle çok da yetenekli olmayan' insanların birer birer ünlü yapılmasının yeni bir pazarlama stratejisi olması. Dünyadaki çok büyük bir çoğunluk; olağanüstü yetenekli olmayan, sıradan ve vasat bir alım gücünü temsil ettiği için onların idolleri de kendileri arasından seçiliyor. Herneyse. Konumuz bu değil.

Konumuz Kore Popu.

Fringe dahil hiçbir dizi hakkında yazacak kadar heyecanlanmadığım için, Terra Nova'yı, Alphas'ı izlemeyi bıraktığım için ve -muhtemelen- gündemi oldukça geriden takip ettiğim için yine kendi çapımdaki keşiflerden bahsetmek istiyorum. Bu aralar Youtube'un tuhaf bölümlerinde gezerken Türkiye'de pek bilinmediklerine kanaat getirdiğim bazı fenomenlere rastladım. Çıbanın başı şöyle oluştu: Bana oldukça enteresan gelen Yaoi meselesini araştırırken çeşitli forumlardan bazı Youtube videolarına, o videolardan da dünya kültürünün dipsiz kuyularına sürüklendim. Bu kuyuların karanlık duvarlarına tutunmuş kaygan yosunların başlıcası da; K-Pop (Korean Pop) tanımı altında toplanan genç androjenler sürüsü.

Rastladığım ilk grup 2005 yılında kurulan Super Junior'dı. Bizdeki yabancı müzik medyası, maalesef yalnızca Amerikan / İngiliz -mainstream- kuyusundan beslendiği için Super Junior fenomeniyle tesafüden 2011'de karşılaşabildim. Muhtemelen benden önce keşfeden birçok kişi olmuştur. Ama gerek sözlüklerde, gerekse Türkçe içerikli müzik sitelerinde gördüğüm manzara, bu gençlerin pek de bilinmediğine işaret ediyordu. O yüzden müthiş bir görev bilinciyle bu pisicikleri size tanıtmak istiyorum:

K-Pop gruplarının genelinde olduğu gibi Super Junior'da çil yavrusu gibi bir kadroyla sahneye çıkıyor. Çıkışlarını 12 kişiyle yapan gruba (Leeteuk, Heechul, Yesung, Kangin, Kibum, Han Geng, Shindong, Sungmin, Eunhyuk, Donghae, Siwon, Ryeowook) tüm bunlar yetmezmiş gibi 13. kişi olan Kyuhyun'u da almışlar. İlerleyen yıllar içinde grup çeşitli alt gruplara bölünmüş. Bu veled-i zinaların bir kısmı oyunculuk, bir kısmı sunuculuk kariyerine başlamış. Efendime söyleyeyim, bazıları gerek askerlik olsun, gerek bir takım yasal sorunlar; çeşitli sebeplerden ötürü zaman zaman Super Junior aktivitelerine ara vermiş. Hatta Han Geng isimli gangbang esintili kardeşimiz 'Mandarin Pop'u ve Eğlence Kültürü' faaliyetlerini tek başına sürdürmek için gruptan ayrılmış. Ama ne olursa olsun varlıklarını sürdürmeyi başarmışlar ve kariyerlerine 2011 itibarı ile, Aktif Üye Sayısı = 8 kişi olarak devam ediyorlar. (Tıpkı İnternet'te hergün karşılaştığımız binlerce PHP Forum modülü gibi!)

Benim keşif sürecim son stüdyo albümlerinde patlama yaratan ve Japonya'yı altüst eden single'ları Mr.Simple ile oldu. Lafı fazla uzatmadan direk klibi paylaşıyorum.



Bu şarkıyı duyduğum andan beri Mr. Simpul Simpul diye ortamlarda dolaşmam lanetin ilk göstergesi olacak ki, resmen bütün müzik geçmişimi çöpe attım ve iki günde K-Pop deryasının dibine vurdum. İlk fark ettiğim şey Kore'deki müzik piyasasının -Tabii ki yalnızca Güney Kore'den bahsediyorum, Kuzey Kore'de muhtemelen yalnızca sözleri küfürle değiştirilmiş Amerikan Milli Marşı dinleniyor- Amerika'dan bile acımasız oluşuydu. Aynı albümü 15 farklı kapakla basarak dinleyiciye sunmak, bir grubun bölünerek 27 farklı alt grup oluşturması, K-Pop gruplarının birbirlerinin şarkılarını Cover'layarak TV'lere çıkması ve sevilen bir şarkının 996 versiyonunun 1 ay içinde piyasaya sürülmesi gibi örnekler; bu acımasızlığın boyutunu yeterince vurguluyordur diye düşünüyorum. Fakat buna rağmen, grupların belli bir yaratıcılık seviyesinin üzerinde kaldığını gördüm. Şimdi yaratıcılık ne diye soracak olursanız; herşeyden önce önyargılardan arınarak değerlendirilmesi gereken şey derim. Bu şeyin içeriği, adı üzerinde herşey olabilir. Bazılarınız; bu Batı tarzıyla seyreltilmiş Uzakdoğu kültürünün yeni elçileri için amiyane tabirle "piyasa" sıfatını uygun görebilir. Zaten burada dikkat etmemiz gereken şey, ırklardan, devletlerden, kültürlerden ve türleri birbirlerinden ayıran sınırlardan uzak bir pop kültürüne Koreli gençlerin ne kattığını görebilmek. Yani bu K-Pop meselesi, bütün dünyada "Pop" olarak adlandırılabilecek devasa bir yumağın o perspektiften örüleni. Ve bence en az bir Lady Gaga ya da Justin Bieber kadar, kültürel anlamda irdelenmeyi hak ediyorlar.



O linkten bu linke giderek K-Pop'u olabildiğince farklı kaynaktan, yeterince çeşitli örnekle incelemeye çalıştım. K-Pop gruplarının müziklerini imajlarından, danslarından ve yarattıkları moda kültüründen bağımsız olarak değerlendirmek çok zor. Ama yine de ayırtedici bir özellikleri olduğunu düşünüyorum.

Super Junior bazında konuşacak olursak; müzikal mentor'larının Yoo Young-jin isimli bir amca olduğunu ve bu amcanın da "SMP Style" şeklinde özetlenen bir türe öncülük ettiğini görürüz. K-Pop'un bu kadar sevilmesinin nedenini de, SMP'nin bileşenlerine bakınca anlıyoruz: Rock, R&B ve Rap vokallerin elektro gitar, ritmik bass riff'leri ve yapay perküsyonlarla melodikleştirilmesi. Avrupa müzik piyasası Batı'da deneysel dans müziğine, Doğu'daysa daha etnik bir EuroPop türüne doğru evrilirken, Amerikan piyasası popüler müzikteki dominant baharatı Dubstep'in şevkatsiz elleriyle serpiştiriyor. K-Pop bunlardan kesinlikle daha farklı. Özellikle Avrupalı DJ'lerden daha basit, ama kesinlikle daha etkili bir yöntem benimsiyorlar. Özellikle şarkıların intro'larına baktığımızda "İstersek çok kaliteli müzik yapabilirdik, ama biz albüm satmak istiyoruz!" mesajını alabilirsiniz. Ayrıca Kore dilinin İngilizce'yle uyumu da gerçekten müthiş olmuş. Muhtemelen Korece konuşulmayan ülkelerde bu derece sevilmelerine neden olan gizli tarif de bu.

Diğer K-Pop gruplarına ve sololarına bakalım.


TVXQ




Girls Generation



2NE1



Sistar




Shinee



G.NA



Hyuna



Kara



JYJ



DBSK



En öne çıkan örnekleri ve birbirine yakın şarkı türlerini toparladım. Bunlara baktığınızda ne görüyorsunuz?

K-Pop'u incelediğimde, Uzakdoğu kültüründe beni oldukça etkileyen ve merakların en habis olanına sevkeden şeylerden başlıcasını görüyorum: Ataerkil Uzakdoğu kültürüne karşı ortaya çıkan bir başkaldırı. (Gerçi Güney Kore kültürü özelinde pek fazla birşey bilmediğimi söylemeliyim. Ama bundan sonra kesinlikle devamı gelir bende bu işin...)

Özellikle erkek gruplarına baktığınız zaman, erkek göremiyorsanız ne demek istediğimi anlamışsınızdır. Gerçi Uzakdoğu erkekleri, hiçbir zaman Doğu ya da Akdeniz kültüründe betimlenen testosteron bombası erkeklerden olmadı. Ya da Amerikan porno sektöründe, Asyalı erkeklere yönelik ırkçılığın geldiği noktayı, neredeyse hiçbir pornoda Asyalı erkek göremeyerek fark edebilirsiniz. Fakat burada söylemek istediğim şey bambaşka. Bütün K-Pop gruplarındaki erkekler androjen, kızlar ise lolita imajına büründürülmüş. Tüysüzlük, pürüssüzlük, yaşsızlık ve cinsiyetsizlik her birinin ortak noktası. "Çekik pornosundan" fırlamış gibi görünen kızlar bile, aslına bakarsanız hiçbir olgunluk içermiyor. Kadınsılıktan ziyade, bir çocuksuluk söz konusu. Asyalı erkeklerin "underage" tutkusu, bu grupların damarına işlemiş. Ayrıca K-Pop gruplarının yerel fanları, grup üyeleri arasındaki cinselliği oldukça doğal karşılıyor. Örneğin aşağıdaki videoda, Super Junior üyelerinin arasındaki ilişki biz beyazların çoğunluğu için inkar edilemez biçimde eşcinsellik barındırırken, bu videonun Kore'deki tanımı "Kardeş Sevgisi" gibi birşey:



Acaba diyorum, Koreli gençlere benimsetilen bu kültür özellikle kadın fanlar arasında devasa bir inkar dinamiği mi yarattı, yoksa gerçekten, Kore kültüründe eşcinsellik bildiğiniz Bro-Love olarak mı adlandırılıyor?

Aha bu da başka bir örnek.



Velhasıl bu K-Pop meselesi, Uzakdoğu kültürü açısından değerlendirildiğinde bile çok enteresan birşey. Yani burada konuya çok yüzeysel bir giriş yapmış olduk ama, aslında her grubu oldukça detaylı incelemek gerekiyor. Tabii ben Yaoi fenomenini araştırırken buralara geldiğim için, nelere kafa yorduğum hususunda çok sağlıklı düşünemiyorum :) Ama işin kültür tarafını bir kenara bırakırsak, sadece müzikal açıdan bile popüler müziğe oldukça önemli katkıları olduğunu düşünüyorum.

Bu arada son bir hatırlatma: Super Junior fanlarına ELF deniyor. O yüzden sağda solda, mistik bir Orta Dünya tribiyle ben ELF'im diye gezinirken ^_^ ifadesiyle karşılaşırsanız, şaşırmayın :)

9 Kas 2011

The Expendables 2 Geliyor

Bulgaristan'da yapılan çekimlerden yeni fotoğraflar sızınca, ben de dayanamadım paylaşayım dedim.


Diğer fotoğraflar da burada.

Bitse de gitsek :)